26 Ağustos 2011 Cuma
"ben iyi bir insan mıyım?"
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Anlatacak yedi gecesi var mı hayatının?
21 Temmuz 2011 Perşembe
Korteks - Morteks, yazmak için eften püften nedenler...

ömür dediğin üç gündür
dün geldi geçti, yarın meçhuldür
o halde ömür dediğin
bir gündür, o da bugündür
der Özdemi Asaf bir şiirinde.
Ancak eksik bilgiyse tamamlayın, ya da olmadı düzeltme hissinizi kendinize saklayın, korteks tabakası diye bir şey vardır insan beyninde, işte o ne idüğü belirsiz, ancak kimi sarhoş sofralarına meze tabaka, meze olmasından belli bir şekilde alkol desteği ile aradan çekilir ve insanı dünün ve yarının prangalarından kurtarır, ona sadece ve sadece bugünü hediye eder.
Bir word vardır benden içeri. Proust’u Proust yapan kalemidir kalemi.
Neyse ki adamın zamanında Word diye bir şey yokmuş, böylece hiçbir kelime işlem programı onun insanı bir nehir misali eller üzerinde, bir rüya kayganlığında varoluşun ışıltılı denizine taşıyan sayısız kelimeyle örülü, paragraflar, paragraflaaaaar süren cümlelerine karışan olmamış.
Oysa ben medeniyetin bu ağır yükünü üzerimde hissetmekteyim.
Ne yazsam word derhal hüküm vermekte. Elinde yeşil bir kalem, cümlelerimin altına derhal bir çizgi çekmekte. Henüz uzun cümle arsızı olmamışsan eğer, yapacağın hareket belli. Cümle üzerinde acil bir sağ klik; açılır pencere demekte: Çok Uzun Cümle.
İyi de sana ne!
Yazı benim.
Yazan benim,
Okuyan üç beş kişi. Onlar da buraya zaten beni ben gibi kabul ederek geldi.
Ne demiştik?
Korteks tabakası.
İşte o tabaka neyse ona ifrit oluyorum. Günlük hayat hay huyunda, kendime çizdiğim sınırlar dahilinde zaman zaman bir iki kadeh parlatıyorum.
İşte o zamanlar, zihnimin karanlık sularına bir güneş gibi doğuyor dizeler:
ömür dediğin üç gündür
dün geldi geçti, yarın meçhuldür
o halde ömür dediğin
bir gündür, o da bugündür
Görüyorum büstler, görüyorum heryerde heykeller.
Hayat öyle hızlı ki, bronz bir büste dönüşmüş şahsiyetin adını bile okumak mümkün değil. Okusam ne fayda. Farzedelim Çakır Ahmet Paşa (yok böyle biri ya), diyelim ki şehri korumuş haçlılardan. Ve varmış 4 karısı 18 evladı. Ve o kahramanca savunurken şehri, saplanan bir hançerle ve dahi bir tane daha, olmuş ölümcül bir yarası. Ve ardından 14 yıl 14 ay yas tutmuş 4 karısı….
Ne fark eder?
Resim: bir nebula ya da ne bu laaaa?
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Who wants to live forever?
Kim ister ölümsüz olmayı?
ne çocuk yapmak, ne sanat yapmak, ne de icat yapmak bizi ölümsüz kılar.
1 Temmuz 2011 Cuma
Yaranın çıplaklığına vurulmaz
23 Haziran 2011 Perşembe
Bana şiiri sevdiren adam...
Sol Elle Yazılanlar
Pelesenk, bal, misk
Şarap ve bıldırcın eti...
Kararsız, esritici
Ve öyle olduğu için de
Uçurum gibi çekici
bir şiir mi istersin,
Sen ey okumakta nazlanan okur,
Yoksa dağ havası gibi sert,
Apaçık, hoyrat ve sarp,
Kır çiçeği gibi yalın,
Ümmi ve hilesiz;
Dili, rengi, kokusu keskin
Ve hekimlerin kalp masajı gibi de
Sarsıcı, diriltici bir şiir mi?
Yoksa, ilimden, kitaptan
pek bir şey anlamayan,
Ama okuyana, "Sen şöylesin,
Ben de böyle, evet,fakat
Ne kadar benziyormuşuz meğer
gerçekte birbirimize!"
Dedirtmesini bilen bir şiir mi,
hangisini?
13 Aralık 2007
(Yoksulların ve şairlerin kitabı)
Bu yazı epik tiyatro üzerine değildir!

Niye yazıyorsun?
Ve çok az insan senin için nefesini tutar, dibe iner, dibine iner ve belki tam da işte o anda ayaklarını vurduğu gibi yüzeye çıkar.
Ama bu kez dolu dolu.
Epik tiyatro gibi…
Ama Brecht’e takmış o adam demişti ki bir epik tiyatro eserini izleyen insan, oyundan çıktığında tekrar düz bir çizgi ile hayatına devam eder; ancak bu kez daha yüksekten devam eden bir düz çizgi halinde…
Derdim dünyam olmayan insanların çizgileri değil…
Derdim beni bilen, beni ben olarak kabul eden insanlara kendim hakkında biraz daha detay sunabilmek.
Kendi kişisel tarihimi (yazmadıgım ve düşünmediğim, düşünmedikçe nöronlar arası alışveriş oranını düşürüp unutuluş çöplüğüne ittiğim) kalıcı kılmak.
Benimkisi beni ilgilendiren insanların kalbinde daha derin (ama acısız) çizikler bırakmak isteği.
Benimkisi Milan Kundera’nın dediği gibi bir nevi “küçük ölümsüzlük” peşine düşmüşlük…
Henüz gelmemiş günlerin (ve ben öldükten sonra geleceğini umduğum, bu yüzden bana “gün”gibi değil, işte tam o zaman kocaman bir boşluk gibi gelmesini hayal ettiğim) düşünü kurmak çok ağır olsa da, ben öldükten sonra ölecek olan sevdiklerim ile ölmek…
İşte bu, küçük ölümsüzlüktür.
Büyük olanı, tüm dünyaca anımsanmak…
Bana sorarsanız, tenimin nasıl koktuğunu, saçımdaki inatçı kıvrımları, yorgun ve konsantrasyon ihtiyacı içinde iken nasıl sinirli olduğumu, çocukken alınmış geniz etimden dolayı geceleri bir bebek sessizliğinde uyuduğumu, ağlarken yüzümün nasıl buruştuğunu, sağ kolumun bir doğum defekti neticesinde tam açılmadığını, kızıma da geçirdiğim genel vericiliğine / nadide alıcılığına sinir olduğum kan grubumu, karanlıktan korktuğumu, asansöre binerken gerilen yüz ifademi, tüm kedileri annesinin çilekli- şekerli pastası diye sevdiğimi, kavga döğüşlü filmler seyredemediğimi, şehit haberlerinde kahrolduğumu bilen sevdiklerimin anında kanal değiştirdiğini, kadın olarak doğduğum için hem çok küskün hem de çok gururlu olduğumu bilmeyen insanlar beni ben yok olduktan sonra hatırlasalar ne olacak?



