3 Mayıs 2012 Perşembe

Erkek...






Ben erkek değilim.
Aile geçindiremem, yeni şeyler alamam onlara.
Sivilcelerim ve küçük bir de çüküm var.

Ben erkek değilim.
Futbolu, boksu ve arabaları sevmem.
Duygularımı ifade etmeyi severim.
Hatta kollarımı arkadaşımın boynuna dolamayı.

Ben erkek değilim.
Bana verilen rolü oynamayacağım , Playboy  ve Hollywood'un yarattığı o rolü.
Televizyon bana nasıl davranacağımı söyleyemez.

Ben erkek değilim.
Bir sincabı öldürdüğüm gün bir daha öldürmeyeceğime yemin ettim.
Et yemeyi bıraktım.
Kan midemi bulandırır.
Çiçekleri severim.

Ben erkek değilim. Askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse düştüm. Gerçek erkekler beni dövüp bana ibne dediklerinde kavgaya karışmam. Şiddetten hoşlanmam.

Ben erkek değilim. Bir kadına tecavüz etmedim hiç. Siyahlardan nefret etmiyorum. Bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum. Amerika’yı sevmem ya da terk etmem gerektiğini düşünmüyorum. Bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum.

Ben erkek değilim. Hiç frengi olmadım
Ben erkek değilim. En sevdiğim dergi Playboy değil.
Ben erkek değilim. Mutsuz olduğum zaman ağlarım.
Ben erkek değilim. Kendimi kadınlardan üstün görmem.
Ben erkek değilim. kasık-desteği giymiyorum.
Ben erkek değilim. Şiir yazıyorum.
Ben erkek değilim. Barış ve sevgi için meditasyon yapıyorum.
Ben erkek değilim. Seni yok etmek istemiyorum.

Harold Norse
Underground Poetix Dergisi sayı 9'dan

 


23 Nisan 2012 Pazartesi

Yavaşlık







"ruh huzursuz olunca beden hareket ister" diyor Milan Kundera.

( bloğumda daha önce benzer konuda   yazmıştım.)

sürekli bir eylem içinde olmayı seven insanlar var... 

şaşıyorum onlara …

bazen hareketli olmak bazende durup şöyle bir bakmak gerekiyor bence...    ayağını uzatıp etrafı seyretmek,  kendi içine, hayatına bakmak, içinden geçen sesleri dinlemek filan...

belkide içinden geçen sesleri duymamak, kendinle karşılaşmamak için  sürekli hareket etmek gerekiyordur...

içindeki sesleri duymamak için kendini hareketin geçici rahatlığına bırakıyorsun; yürürsün, gezersin, dolaşırsın... ama hareket bittiğinde içindeki sesler kaldığı yerden devam ediyor.


bu yüzden bir çok insanın durmamacasına hızlı ve hareketli bir hayat yaşamaya çalıştığını düşünürüm, içindeki sızlanan, şikayetlenen, hatırlatan ve bazen suçlayan sesleri duymamak için.


geçenlerde  elime tekrar aldığım "yavaşlık" kitabında Kundera şöyle diyor :


"yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır:
Bir adam sokakta yürüyor. birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. o anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. 


buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan bir insan sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."


"yavaşlığın derecesi anın yoğunluğu ile doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır."


"çağımız hız iblisine teslim ediyor kendini ve bu nedenle kendisini kolayca unutuyor."


"motosikletinin üzerine yumulmuş giden bir insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; esrime durumundadır; işi ,karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur."


anı yaşayarak geçmişten ve gelecekten kurtulabilir miyiz gerçekten?





28 Şubat 2012 Salı

hüzün ki en çok yakışandır bize..





Elimdeki bir kaç kitaptan biri de Cem Mumcu'nun "Kendine Bakma Kitabı". 
Kitapta insanı düşündürten, kendini sorgulatan  yazılar var. 
Bilmiyorum sizin ilginizi çekiyor mu ama bana  anlamlı gelen bazı bölümleri kısaltarak burada paylaşıyorum. 


Bu sefer ki melankoli üzerine...
belki de yaratmanın, üretmenin ve sanatçılığın bir parçası melankolidir kim bilir...



Zannedilir ki melankoli acının peşinden gelir insana. Oysa pek öyle değildir. 

Melankoli acının sonrası veya öncesi değil bizzat kendisidir. Öyle durup dururken, hiçbir şey olmadan damdan düşer gibi iner insanın tepesine. 

Tolstoy ne kadar başarılı, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğünün ertesi günü düşer zifir karanlığa. İçinden dalga dalga kalkar ölme isteği. Eros, Thantos’la savaşa tutuşur. Ne mene bir şey olduğunu yaşamayan bilemez. 

Savaş meydan savaşıdır ;  üstelik  meydan insanın kendisidir. İki türlü kanarsın. Tolstoy evdeki silahları kilit altına alır, saklar. Kimden mi saklar? Kendinden tabi. Tetiği çekmek üzere olan da, dolapları kilitleyen de aynı kişidir. 

Kütüğün üstüne konan başla cellâdın başı aynıdır yani.

Bende ilkin küllük arazı başlar. Evdeki küllükler çıkartabilecekleri yangın ihtimaline karşı suyla doldurulurlar ha babam. Yakıp kavuracak olanlar küllükler değildir oysa. İçimden dalga dalga kalkmaya başlayan gece kuşlarıdır.

İnsan,  kendindeki karanlıktan haber alınca kendinden kaçar. Bir yerde bir taraf kazanacaktır. 

Görmedim ama bilirim Hemingway’in kendini uçağın pervanesine atmaya çalıştığını da. Ama çağın hastalığı bu ya hep bilindik nedenler ararız olup bitene. 

Oysa her şeyin bir nedeni yoktur ya da -daha doğrusu- nedenler hep bize görünün cinsten değildir. Aslında en önemli şeyler çoğunlukla bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz nedenlerle olanlardır. Niye dalgalandığını her zaman bilemeyiz. Ama bazılarında, bazılarımızda başka türlü bir geçmişin izleri vardır.

Melankoli kapkara bir kepçedir. Kendi derinlerimize daldırdığımız kapkara bir kepçe. Ama yukarı çıkardığımız balçık kendi hamurumuza eklenir. Eğer çıkabildiysek karanlıktan, iyi bile gelir. İnsan ki kendi aynasında büyüdükçe küçülür, küçüldükçe büyür.

Şimdilerde çalışıyorlar. Sarmalların arasında hüznün genini bulacaklar sonra hüzne yatkın çocukları doğmadan alacaklar analarının karnından. Hüzün bu sistemde maliyeti arttırıyor zira. 

Yani doğmadan ölecek yakında melankolikler. Ve tabii Tolstoy’lar, Hemingway’ler, Plath’lar, Haşim’ler, Leanardo’lar, Nietzche’ler, Zweig’lar, Pavese’ler ve onların sarmalından gelen insanı insan yapan bütün nesiller.

Cem Mumcu



20 Şubat 2012 Pazartesi

Kendini Gerçekleştirmek




                                                         ihtiyaçlar piramidi




Teoriye göre kişi ancak diğer ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kendini gerçekleştirmeye odaklanabilir. 
 
Kendini gerçekleştiren insanların özellikleri nelerdir?

Kendi özelliklerini kabul etme ve demokratik dünya görüşü: Kendini gerçekleştirmiş insanlar, geçmişleri, şu anki konumları, sosyo-ekonomik, kültürel düzeyleri ne olursa olsun kendilerini ve diğerlerini oldukları gibi kabul etme eğilimi gösterirler. Suçluluk duymadan ve kısıtlamalardan uzak biçimde, kendilerinden ve hayatlarından keyif alırlar. 
 
Gerçekçilik: Kendini gerçekleştirmiş insanların bir diğer özelliği, gerçekçilikleridir. Bilinmeyen veya farklı olan şeyler karşısında korkulu olmak veya yok saymak yerine, mantıklı bakış açısı sergilerler.
 
Sorun odaklı olmak: Yine bu kişilerin, kişisel prensipleri ve sorumluluk bilinçleri gelişmiştir. Gerçek sorunlarla uğraşmaktan zevk alırlar ve diğer insanların da hayatını güzelleştirmek isterler.
 
Doruk deneyimleri: Bu kişiler de sıklıkla doruk deneyimleri olur. Doruk deneyimi çoşku, merak ve huşu yani handiyse dehşetle karışık saygı, zaman ve mekan kavramının unutulması gibi hislerle belirlidir.
 
Otonomi: Bu kişiler diğerlerinin mutluluk ve memnuniyet tanımlarına uymak zorunluluğu hissetmezler. Bu otantik bakış açısı, kişinin o anı yaşaması ve her deneyimin güzelliğini takdir etmesine sebep olur.
 
Tek başınalık ve gizlilik: Bu kişiler tek başınalıktan (yalnızlıkla karıştırılmamalı) zevk alırlar ve gizliliğe önem verirler. Diğerlerinin dostluğundan zevk alırken, kendilerine zaman ayrımak, kendilerini 
keşfetmeye önem vermek gibi  öncelikleri de vardır.
 
Derinlikli mizah anlayışı: Kendilerine ve durumlara gülebilirler ama başkalarının duygularıyla dalga geçmezler . 

Spontanlık: Açıklık, geleneklere yapışıp kalmamak ve spontan olmak. Genel kabul gören sosyal beklentileri gerçekleştirmek için düşüncelerinde ve davranışlarında kendilerini hapsolmuş hissetmezler. 
 
Yoldan keyif almak: Somut bir hedefleri olsa da, olayları başı ve sonu olan şeyler olarak görmezler. Bir şeyi başarmak için çıkılan yol da önemli ve keyiflidir.

 

Bütün bunlara ne kadar yakınsınız bir bakın.

 
Dahası, size bir sır vereyim isterseniz. Benim bildiğim, gördüğüm, tanıdığım kendini gerçekleştirmiş bireylerin hemen hemen hepsinin temel özelliği piramidin alttaki katmanlarını bir güzel, tıkabasa yaşamış, halletmiş, doldurmuş olmaları değildi. 


Bir biçimde o katmanları çokca değil anlamlı biçimde doldurmuşlar, hatta bazılarını önemsiz hale getirmişlerdi. Güvenlik gereksinimi katmanını geçmek için kapısında güvenliği olan bir sitede oturmayı veya ölümsüz olmayı beklememişlerdi. 

Hele hele ait olma gereksinimi içeren katmandan beklentileri hiç de fazla değildi. Zaten bu katmandan beklentisi fazla olan birisiyle piramidin tepesine ait olan özelliklerin nasıl da çeliştiğini anlamışsınızdır.

Cem MUMCU/Kendine bakma kitabı 









4 Şubat 2012 Cumartesi

Bab-ı Esrar







"ben basit bir yaşama inanırım. Dünya görüşüm de, ahlakım da son  derece basittir. Ayrıcalık istemeden, iktidar olmadan, en doğru benim düşüncemdir demeden yaşamak. Yeryüzünün annemiz olduğuna inanırım, toprağın, suyun, gökyüzünün bütün canlılara ait olduğunu düşünürüm. Tıpkı toprak gibi, su gibi, gökyüzü gibi bilginin de bütün canlılara ait olduğuna inanırım. "


"Ama bildiğim başka bir gerçek var ki, dinlerin hiçbiri perdenin arkasındaki vaat edilen o muhteşem yaşamı kanıtlayamıyor. Hepsi, olmayan bir dünyayı vaat ediyor bize. 

Ama şu an yaşadığımız dünya gerçek; sadece zenginlikler değil, yoksulluklar da gerçek. Açlıktan ölen çocuklar gerçek, hastalıklar gerçek, savaşlar gerçek, giderek daha mutsuz olan insanlık gerçek...

Yeryüzünün her sabahında insanlar gözlerini böyle bir hayata açarken, bunca acımasızlık, bunca yoksulluk, bunca umutsuzluk varken perdenin öteki tarafındaki cenneti düşünerek yaşamayı ben kendime yediremiyorum. Böyle bir cennet olsa bile kendime yediremiyorum.

Ben iyiliği, sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum, kötülükten kaçınmayı, kötü olmadığım için yapmayı istiyorum. İyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da kötü olduğumda birinin beni cezalandırmasından korktuğumdan değil. 

İyi olmak için bir efendiye ihtiyacımız yok. İyilikte kötülük de içimizde. Önemli olan yaşarken neyi seçtiğin hem de cennet ödülü ya da cehennem cezası olmadan. Hem de ölüp gideceğini bile bile. Perdenin ötesi diye bir yerin olmadığının farkında olarak. Benim payıma düşen de buymuş, teşekkürler hayat diyerek.

Bence yaşamak bu kadar basit, aynı zamanda güzel, bu kadar heyecan verici. Bütün mesele sahiden alçakgönüllü olabilmekte"






Ahmet Ümit'in sürükleyici romanı mevlana, şems, sufilik, mevlevilik hakkında bir çok bilgi verirken, bu konulara daha önce dillendirildiğini duymadığım yorum ve  eleştiriler de getiriyor...





19 Ocak 2012 Perşembe

"Hepimiz Hrant'ız"




"Hepimiz Hrant'ız"


Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi'ye...


seni tanımıyordum, Hrant,
yeterince tanımıyordum, evet,fakat gördükten sonra o gün
küskün bir çocuk gibi orada, kaldırımda,
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük, destansı,
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe,
hak edilmiş onura benzeyen bir erinçle
uyurkenki resmini,



hani, yalnız kendine değil, hayır,
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru
şeyler uğruna olsun isteyecek herkese,
her ölümlüye benzeyen güzellikte...
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin
zorbalarıyla baş edemediği için
hırsından gizli gizli ağlayan,
kendi yüreğini kemiren,
gün günden budandığını, yontulduğunu
ve lokma lokma yutulduğunu hisseden
mahallenin sessiz yetimlerine
güç veren dirilikte
uyurkenki resmini
gördükten sonra o gün,



artık diyorum ki, kendime:
vursalardı beni de, Hrant gibi,ben şahsen, zaptiyenin
örtbas muşambasıyla değil, hayır,
Agos gazetesiyle
örtsünler isterdim cesedimi;



Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark eder,
yalnızca, senin gibi, perçemim, potinlerim,
bir de -biraz iş çıksın diye
yoksul şairciklere, çömez muhabirlere-
benim de potinlerimdeki
iki romanesk delik
görünecek biçimde...



ki, böylece, resmin geri kalan kısmını
güvercinler doldursun!
senin o, İsa Peygamber'inkini andıran
yakışıklı alnını
kanatıncaya kadar duvara vura vura
sonunda kalbimizde açmayı başardığın
mucizevi gedikten
gökyüzüne saçılan güvercinler...



hani şu, sen susunca, senin şu koskocaman,
Tanrı'nın eliyle okşanmışçasına sıcak
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini,
'sessizliğin sesi'ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
'tedirgin güvercinler'...
seni tanımıyordum,
fazlaca tanımıyordum, fakat
vursalardı beni de, Hrant Dink, senin gibi,
her şeyi göze alıp, cenaze namazımı
Tanrı'nın 'Meryem Ana' evinde
o evin avlusunda
kılsınlar isterdim, 'bizimkiler'!



kılsınlar, ne fark eder?
kılsınlar ki, böylece, Tanrı'yı bir mülk gibi
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler
bütün mülklerin, mabetlerin
O'na ait olduğunu bilsinler!



seni tanımıyordum evet, tanımıyordum, fakat
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla
oyundan çıkarılmış bir çocuk
gibi gördükten sonra, dostum,
büyük kalkış gününde
aynı oyuna çağınlan iki kafadar gibi
kalkıp da koşabilmek için
sana komşu mezardan,
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler,
delice mizansenler hayal etmeli
ve diyebilmeliyim ki,



vursalardı beni de, senin gibi,  Hrant Dink,
 bu yaşlı şakağımdan,
benim de, o güvey uykusunun tadından,
o gençlik, güzellik uykusunun tadından
adını, kimliğini unutan cesedimi
bir 'karambol' eseri
Balıklı Mezarlığı'na defnetsinler isterdim;
üstümü de, meselâ, lavtacı Nazaret'in,
Hamparsum'un, Nikolaki Ağa'nın
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli
ve bir rast semai gibi ağır, kederli
'Ermeni' toprağıyla örtsünler!
evet, evet örtsünler, ne fark eder?



örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını,
kanın ve kanla karılmış gücün
verdiği sarhoşluğu burada
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp
büyük göç katarına katılmasını bilen,
yani senin gibi, Hrant Dink,
şakaklarında ve potinlerinde delik,
ama boyunlarında ne haç, ne ay yıldız,
ne süleymanın mührü,
simurgunu arayan bütün kanatlıların,
bütün 'tedirgin' sakaların,
bülbüllerin, çayırkuşlarının
ve güvercinlerin
orada, 'eskilerin' sözüyle,
'sınıfsız ve devletsiz',
çitsiz, çepersiz, çetesiz
çayırlarında, ebediyetin,
kendi soylarına soplarına boş verip,
sabah akşam yalnızca
Tanrının adını, yalnızca O'nunkini
yücelttiklerini
öğrensin zeolotlar!



ve simurgun gökçe diriliğini,
gökçe doğurganlığını,
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma
şevkini veren bir neşide olarak
eklediklerini
sabah akşam ötüşlerine...

26 Ocak 2007
Cahit KOYTAK


17 Ocak 2012 Salı

Pişmanlıklar ülkesi

İnsanlar neden zayıf kalmak ister çözdüm ben. Hedef ne fotoğraflarda daha zarif çıkmaktır, ne de sıfırın altında eksi bedenlerden başka çözüm sunmayan genel geçer hazır giyim falan filanlarında kıyafet bulabilme özgürlüğüne biraz daha sahip olmak.

Esas amaç, zamanla köşe kapmaca oynamaktır ve belki de zamanı durdurduğunu sanma yanılgısına kapılmak.

Çünkü eski resimler yüzünüzdeki gerginliği gösterebilecek kadar net değildir aslında. Çünkü eski resimlere baktığınızda, şimdiki zamanla aradaki 7 farkın 6 sının da kilo ile ilgili teferruatlar olduğunu bilmektir diyetisyenlere bel bağlamanızı sağlayan. Geriye kalan bir ise, sadece ve sadece modası geçmiş kıyafetlerdir ki onlar da görmezlikten gelinebilir.

Bir zamanlar,  bir kitabında dediği gibi Erich Fromm’un (ki o aslında Freud kadar ünlüsü varken bir çoklarına göre sadece ve sadece “kim?”dir) dediği gibi, insanların neden delirdiği değil de neden delirmediğini incelemelidir bilim. Çünkü insanoğlu yokolucağını bilen tek canlı değil midir?

Ve öyleyken böyle. Metabolizman git gide yavaşlar ve zaman git gide hızlanırken bodoslama kabire (doğru),  zayıf kalmak için çırpınırken sen, hiçte komik duruma düşmemektesin sadece zamanın hükmüne karşı zavallılığının altına bir imza daha atmaktasın bence.

Ölüme inat,
Korkulara inat,
Bir paket daha bisküvi açarken ise kendini korkusuz hissetmektesin. Bu bir “tokluk” grevi.
Yaşasın hayat!
Yaşasın mutluluklar ama pişmanlıklar ülkesi…