11 Ocak 2012 Çarşamba

hiç söyleyen oldu mu sana...






SOL ELLE YAZILANLAR


bunu hiç söyleyen oldu mu sana,
sen ey, hazır yiyici, hazır giyici
sıradan okuyucu:

her söz senin gözlerinin içine
bakılarak söylenir
söylenmesine, ama

sakın kusura bakma,
sözün aslı, sözün hası
senin için değildir!

sözün aslı, sözün hası,
önüne dikildiğin
ve göz göze gelmemize

engel olup durduğun
büyük okuyucu içindir,
henüz doğmamış olan içindir

o doğmamış olan ki,
bunları okuyacak ve bunlara
‘henüz yazılmamış olanı’ı ekleyecek

bunları okuyacak
ve bunlara kendini
ve zamanını katacak

ve bunları aşacak
ve kendini aşacak
ve çağını aşacak.



Cahit Koytak

Yoksulların
ve şairlerin kitabı



9 Ocak 2012 Pazartesi

Jeyizlerimi de getirdim jeyizlerimi de......


İlkokuldayken, öğretmenim anneme şaşkınlık içinde demiş ki “Binnur bana küstü!”
Ulen öğretmene küsülür mü?
Küsülür işte, eğer gençsen ve masumsan, çıkar kaynağının kim olduğunu takmıyorsan, senin ruhunun kitabına uymayan bir iş yapanın defterini (geçici bir süre de olsa) kapatıverirsin biter.

Konu da öyle mühim bir konu değil üstelik. Neymiş, beni sınıf başkanı seçmemiş. Fakat daha sonrasında öğretmenimin benden aldığı dersten ziyade benim olaydan çıkardığım sonuç daha önemli. Sayemde sınıf başkanı ayda bir değişir olmuş, benden öte keyiflisi mi var! Elbette ikinci ayın başkanı benim. Ve ne öğrendim! Sessizlik  insanları ürkütür. Hele ki normalde çın çın çınlayan bir minik cam çansanız…

Fakat sessizlik bazen istediğinizi elde etmek için değildir. Gerçek bir çaresizliktir.
Bazense küskünlük
Bazense cezalandırma. İşin ilginci ceza dediğiniz şey tam da karşınızda durana biçilmiş bir eziyet değildir. Direk kendinize, kalbinize soktuğunuz bir hançerdir sessizlik.

Nicedir yazmıyorum mesela ben.

Ve Balkanlardan Türkiye’ye  nice zahmetlerle getirtilmiş Aysel’e mikrofon uzatıldığında, neredeyse ilk kurduğu cümle gibi:
“jeyizlerimi de getirdim jeyizlerimi de…” ezberinde bir cümlem var:

“Ben yazsam ne olacak moruk?”

Ehehe
Vay anasını gülmek istiyorum sayın seyirciler.
Ne bekliyordun ki zaten?

Psikologum (ki kendisi israrla benim psikologum olmadığını 20 senedir iddia etmektedir. Durumumuz “yahu bu ilacı kullanma alışkanlık yapıyormuş. Yok canım ne alışkanlığı, ben 20 senedir kullanıyorum bir şeycik olmadı fıkrası dozundadır) ise şöyle demektedir:

“Sen ‘ben buna değmem!’ modundasın. Kendini küçük görüyorsun”

Bu arada psikologum kendisine atfettiğim sıfatlar arasında en çok arkadaş-dost kısmını beğenmekte. Bu iyi bir şey tabi. Demek ki  bir dost olarak daha çekilir ve kıymetliyim. Ancak benim doktoruma Allah sabır versin.

HA bir de bana “kuzen” de dedğini unutmamalı tabi. Bu sıfat ise beni içten içe düşündürmekte.
Kuzen bir akrabadır çünkü. Sen seçmezsin, kader onu sana biçer. Atsan atamazsın, satsan satamazsın. Yolda yanlışlıkla bastığınız sakız gibi bir şey anasını satiim. Yol boyunca sizinle.

Neyse.

Peki bu göğsü kınalı serçe de ne?

O da benim.

Son zamanlarda bol bol yemekteyim. Göbeksel olarak durum bu. Kınalı bir taraf ise şimdilik yok.
Ancak kalemimi kırmaya devam edersem kısmet olur da 80li yaşlarımı görürsem geçmişe baktığımda kendime reva gördüğüm komplekslerden dolayı bir taraflarıma yakacağıma eminim.



3 Ocak 2012 Salı

tenimizdeki diken...






        SCHOPENHAUER’DAN :
·          
  • Endişelerimiz ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkında düşündüklerinden kaynaklanır.Bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız...

  • Hangimiz,  başkalarının ne düşündüğünü fazlasıyla önemseyen birini  –bu kişi kendimiz de olabilir- tanımayız ki? Böyle bir kişiye bir soru sorulduğunda yanıt için kendi içine bakmaktansa yanıtı dışarıda arar; hangi yanıtı istediklerini ya da beklediklerini görmek için diğerlerinin yüzlerini tarar.

  • İyi bir izlenim yaratma isteği o kadar güçlüdür ki pek çok idam mahkûmu, idama giysilerini ve son hareketlerini düşünerek gitmiştir

  •  Oysa başkalarının fikirleri her an değişebilen bir hayaldir. Fikirler pamuk ipliğine bağlıdır ve insanı başkalarının ne düşündüğüne ya da daha kötüsü ne düşünüyormuş gibi göründüklerine köle eder (çünkü gerçekte ne düşündüklerini asla bilemeyiz)

  • Gerçekten önemli olan tek şey ne olduğumuzdur. İyi bir vicdan iyi bir şöhretten daha anlamlıdır. İçsel dengimiz,  bizi rahatsız edenin olaylar/durumlar değil, onları nasıl yorumladığımız olduğunu bilmekle sağlanır. Yani hayat kalitemiz deneyimlerimiz tarafından değil de, deneyimlerimizi yorumlama biçimlerimiz tarafından belirlenir.
  • Maddi zenginlik ulaşılamayacak bir hedeftir.Ne kadar çok mala sahip olursak,o kadar fazlasını isteriz. Zenginlik deniz suyu gibidir : içtikçe susuzluğumuz artar. Sonunda biz mallara değil - onlar bize sahip olur.

      (bildiğimiz şeyler ama bazen yeniden hatırlamak gerekiyor)



18 Aralık 2011 Pazar

şiir zamanıdır...











ISIDORE LUCİEN DUCASSE*

toplam yirmi dört yıl
yedi ay, yirmi gün
on bir saat yaşamış.
ve bir otel odasında
intihar etmiş.

bu ölme becerisi, muhtemelen,
kalıtımsal bir özellikmiş.
çünkü zavallı annesi de,
o daha yirmi iki aylıkken,
başarıyla kıymış kendi canına

“Maldoror’un Şarkıları”,
yahut ”Onaylanmış bilginin ,
intiharı” diye anılmayı hak eden
şiirimsi metinler karalamış.

bu notlara bakılacak olursa,
aklı, bir süs köpeği gibi
tasmasından tutup, bütün bir ömür,
ruhun kenar mahallelerinde
sokak sokak gezdirmiş.

sonra bir gün köpeğini kaybetmiş;
o gün akşama kadar aramadığı sokak,
bakmadığı delik kalmamış,
akşam yorgun argın otele döndüğünde,

“bir de kafamın içine baksam, yahu!
bir de kafamın içine baksam,
bir de kafamın içine yahu” demiş

ve tutmuş şakağında
şiiri gibi akıl dışı, trajik
bir delik açıvermiş.



Cahit KOYTAK
Yoksulların ve Şairlerin Kitabı


*Fransız şair







11 Ekim 2011 Salı

Hem kimselerin değmediği, hem de herkeslerin değdiği topraklara basmak...

Bazen kitap okumayı neden bu kadar sevdiğimi düşünürüm.

Vardığım sonuç hep başkalarını beyinlerinden geçene ulaşabilmek ile ilgili bir şeydir.

Bir de bu esnada kendi düşüncelerimi keşfetmek tabi.

Altını çizdiğim her “düşünce” aklımdan zaman içinde geçenlerin somutlaşmış halidir hep.

Günlük hayatın hayhuyundan kendimi bir koparabilsem, tüm bu düşünceler yüzeye yakın yüzen balıklar gibi görünür olmaktadırlar aslında. Ama ben her ne hikmetse, bundan bırakın bir yıl sonrayı, bir gün sonra bile önemi kalmayacak olan şeylere adanır dururum.

Ve orada hazırda, beni beklemekte olan binlerce cümle vardır kitaplarda. Hem de elime kalemi alsam sanki tam da benim yazacağım gibi.

Bu belki de bir yanılsamadır.

Fakat özde herkes kendi kurabileceğini sandığı cümleleri kuran yazarlara tutkundur.

Buna ister kendini bilmezlik deyin, ister hayal kurmak; kitap okumak aslında dünyanın en güzel işlerinden biridir.

Beyninizin uzun zamandır kapısı açılmadık odalarını havalandırır, içerden çıkan enfes kokulu rüzgarla ruhunuzu tazelendirir.

Ve düşünce yoluyla dünyanın ve belki de evrenin ulaşılmadık yerini bırakmaz….

Bir zamanlar,

Masalların büyüsü altında bir çocukken ben, okuduğum bir masal vardı.

Kör olmuş kral babasının gözlerine derman arayan bir prensti kahramanı…

Bilmem hangi dağın ardında saklanmış bir bilge dedi ki ona,

Hiç ayak değmemiş topraklardan bir merhem yap, sür gözlerine babanın,

Prens akıllıydı

Atladığı gibi atının terkisine

Yedi cihanın tozunu toprağına kattı

Tüm toprakların bileşimini hiç ayak basılmamış toprak saydı.

Şu işe bak, bu işe yaradı…

Kör gözü kralın açıldı…

Kitap okumak da böyle bir şeydir işte.

Hem kimselerin değmediği, hem de herkeslerin değdiği topraklara basmaktır kitap okumak.

Böylece gönül gözünüz açılır,

Elbette varolmanın dayanılmaz güzellik kapısının ardına kadar, tam da sizin için açıldığı gibi….

23 Eylül 2011 Cuma

Yalom'dan ölüm ve yaşam üzerine...








"Her şeyin yok olduğu, yok olmaktan korktuğumuz ama yine de yok olmanın ve korkunun varlığında yaşamamız gerektiği hayatın en apaçık gerçeklerindendir."
   
"Ölüm birincil anksiyete kaynağıdır, içsel yaşantıya sızar ve bir çok sayıda kişisel dinamizmle ona karşı kendimizi savunuruz.Yanlış bir şekilde başa çıkılan  ölüm anksiyetesi psikopatoloji denilen çok çeşitli işaretler, semptomlar ve takıntılarla sonuçlanır."

"İnsan, hayatının gerçekten sona ereceğini, dünyanın yine de varlığını sürdürmeye devam edeceğini ,kendisinin de  çok sayıda diğerlerinden biri olduğunu, “özel” olmadığını görünce öfkelenir ve hayatın kendisini aldattığını düşünür."

"Birey kendini ayırmaya ,bireyselleşmeye, ileri gitmeye ve potansiyelini gerçekleştirmeye çalışır. Bireyselleşme bedelsiz değildir, yalnızlığa ve  korunmasızlık hissine  neden olur. Bu durumda insan “bireyselleşmekten “ vazgeçer, kendini bir başkasına  bırakmada rahatlık ve güven bulur."

"Ancak bir başkasıyla birleşmenin rahatlık ve sıcaklığı da bedelsiz değildir : hareketsizlik, durağanlık ve benliğin kaybı hissi yaşanır. Birleşme, ölüm anksiyetisini ortaya çıkarır."

"Yalnız “ben” güvenli “biz”in içinde erir."

"İnsan bu iki kutup , ayrılık ve özerklik (yaşam) ile birleşme (ölüm) korkusu arasında ömür boyu gidip gelir."

"Ölüm fikriyle bütünleşmek bizi kurtarır, bizi korku veya kötümserliğe mahkum etmekten çok otantik bir hayat yaşamamızı ve hayattan zevk almamızı sağlar."

"Ölümle yüzleşen ve bütünleşebilen kişi :
  • Ölümün kabul edilmesi hayat görüşünde kökten değişiklikler yapar. Daha otantik bir yaşam tarzına yönelinir.
  • Hayat önceliklerini yeniden düzenler, önemsiz gördükleriyle vakit kaybetmez,
  • Özgürlük duygusu ve yapmak istemediklerini yapmamayı seçebilme yaşanır,
  • Hayatı emekliliğe ya da başka bir noktaya erteleme yerine güçlü bir “o” anda yaşama hissi vardır.
  • İnsan hayatın gerçeklerini canlı bir şekilde kabul eder: değişen mevsimler, yağmur, rüzgar vs.
  • Sevilen kişilerle daha derin ilişki kurulabilir,
  • Eskiye oranla daha az kişilerarası korku, reddedilme kaygısı yaşar, risk almaya daha fazla istek ve cesaret duyar."
"Hayata değer vermenin yolu, her şeyi en derin şekilde sevmenin yolu bu yaşantıların sonunda kaybolacağının farkında olmaktır."

26 Ağustos 2011 Cuma

"ben iyi bir insan mıyım?"




Huzursuz ruh, ömrünce kendine sorup durduğu, cevabından bir türlü emin olamadığı soruyu onu sadece 5 dakikadır tanıyan kişiye sordu:

"ben iyi bir insan mıyım?" 

Kendi hakkında "iyi" veya "kötü" olma  hükmünü onu ilk kez görmüş insanın iki dudağının arasına bırakıverdi. Onun ağzından çıkacak kararı tanrının sözüymüş, evrensel gerçekmiş gibi dört gözle beklemeye başladı.

İşte buna şahit olmak yaktı canımı...

Bu soru içerde "sen iyi bir insan değilsin "  diyen sesleri susturmak için sorulmuştu, bu seslere karşı dışardan destek istiyordu:

"bak gördün mü iyi bir insanmışım"

Oysa bunu dışarıya sormaya bir başladın mı iflah olmaz bir şekilde sürekli sorman gerekir. Verilen cevap ağrı kesici gibidir çünkü, ağrıyı kısa süre keser, ilacın etkisi geçince ağrı gene başlar tekrar ağrı kesici aramaya başlarsın. Ağrı kesiciye bağımlı olursun..

Tedavi için ağrıya yol açan sorunla yüzleşmek, ona neşter atmayı göze almak gerek.

Yoksa ömür, söylenen bütün sözlerde, konuşmalarda, tavır ve bakışlarda bu soruya yanıt olabilecek imaları, ipuçlarını toplamakla geçer:

"ben iyi bir insan mıyım?"